FAİZ KISKACINDA BİR EKONOMİDE TİCARET NASIL AYAKTA KALSIN?
Türkiye ekonomisi uzun zamandır rakamlarla yönetiliyor, ama bedelini rakamlar değil insanlar ödüyor. Ekranlarda “denge”, “program”, “sıkılaşma”, “dezenflasyon” gibi süslü kelimeler dolaşıyor. Fakat çarşıya çıktığınızda gördüğünüz şey bambaşka: siftahsız kepenkler, borçla dönen dükkânlar, üretimden kaçan sanayici, krediye ulaşamayan esnaf ve her geçen gün daha kötüye giden bir ekonomi.
Ekonomi masasında her şey hesaplanıyor olabilir; faiz, enflasyon, rezerv, kur, büyüme… Ama görünen o ki hesaplanmayan tek şey insanın dayanma sınırı. Mesele, yüksek finansman maliyetleriyle nefesi kesilen ticaretin, üretimin ve toplumun göz göre göre boğulmasıdır.
Tüccar üretim yapmıyor
Batmamak için gün atlatıyor.
Bugün Üretici şu cümlelerle yaşıyor
“Üret ama nasıl üreteceğini biz de bilmiyoruz. Sat ama kime satacağını kendin çöz. Borç al ama o borcun altında ezilmeyi de göze al.”
Merkez Bankası politika faizini belirliyor, ekonomi yönetimi bunun gerekli olduğunu söylüyor, piyasa ise bambaşka bir gerçekle yaşıyor. Çünkü kâğıt üzerindeki faiz başka, bankanın kapısından içeri giren esnafın karşılaştığı maliyet başka.
Kâğıt üzerinde politika faizi %37 ama bankaların kullandırdığı faiz oranı %55 bu şekilde nasıl ticaret yapılır…
Ticari krediye ulaşmak zaten başlı başına bir mesele olmuşken, ulaşılan kredinin faizi, komisyonu, teminat yükü, dosya masrafı derken ortaya çıkan tablo resmen bir cezalandırma mekanizmasına dönüşüyor.
Şimdi soralım.
Hangi esnaf, hangi tüccar, hangi üretici bu maliyetlerle önünü görebilir?
Hangi işletme bu şartlarda yatırım kararı alabilir?
Hangi sanayici “Ben bu yükün altına gireyim, iki yıl sonra karşılığını alırım” diyebilir?
Gerçek şu: Bugün Türkiye’de birçok işletme kâr etmek için değil, sadece bir ay daha batmamak için ayakta duruyor.
Çarşıdaki Sessizlik, Ekonomik Krizin En Çıplak Fotoğrafıdır
Ekonomi kitapları bazen yalan söyleyebilir. İstatistikler makyajlanabilir. Sunumlar süslenebilir. Ama çarşı yalan söylemez. Pazardaki boş poşet, kasadaki eksik hesap, veresiye defterindeki kabaran borç, kepenk kapatan dükkân…
Bugün küçük esnafın hali içler acısıdır. Adam sabah dükkânını açıyor ama akşam ne kazanacağını değil, neyi ödeyemeyeceğini düşünüyor. Elektrik var, kira var, personel var, mal tedariki var, vergi var, kredi kartı borcu var. Böyle bir tabloda çarşı nasıl canlansın? İnsanlar temel ihtiyaçlarını kısmış, esnaf da müşterisini kaybetmiş. Sonuç: Piyasa dönmüyor, sürünüyor.
Sanayici Üretim Yapmıyor, Risk Hesaplıyor
Yüksek finansman maliyetinin en ağır darbeyi vurduğu kesimlerden biri de sanayicidir. Çünkü üretim dediğiniz şey, bugünden yarına çevrilen bir tezgâh değildir. Üretim sermaye ister, plan ister, güven ister. Hammadde alacaksınız, makine yenileyeceksiniz, işçi çalıştıracaksınız, ihracat bağlantısı yapacaksınız. Bunun için de öngörülebilir bir iklim gerekir.
Sanayici artık üretim planı yapmıyor; kur riskini, faiz yükünü, tahsilat sorununu, talep daralmasını ve siyasi belirsizliği aynı anda hesaplamak zorunda kalıyor. Bankaya gidiyor, önüne konan kredi maliyetiyle daha masada yoruluyor. Yatırım yapmaya kalksa maliyet boğuyor, beklese piyasa daralıyor. Sonunda ne oluyor? Fabrika büyümüyor, kapasite artmıyor, yatırım öteleniyor, istihdam yavaşlıyor.
Asıl Çöküş Cüzdanda Değil, İnsanların Ruhunda Yaşanıyor
Artık ekonomik kriz sadece market fişinde görünmüyor. İnsanların yüzünde görünüyor. Evlerin içinde görünüyor. Ailelerin konuşmalarında görünüyor. Eskiden insanlar gelecek planı yapardı; şimdi ay sonunu planlıyor. Eskiden çocukların eğitimi, ev alma hayali, iş büyütme hedefi konuşulurdu; şimdi kredi kartı asgarisi, kira farkı, fatura günü konuşuluyor.
Geçim derdi insanı sadece yoksullaştırmaz; yorar, ezer, küçültür, içine kapatır. Borç altında ezilen esnafın psikolojisini, işsiz kalan gencin öfkesini, evladına harçlık veremeyen babanın mahcubiyetini, mutfak hesabı yapmaktan yorulan annenin sessizliğini hangi tabloyla ölçeceğiz.
Bedeli üretici ve esnaf ödüyor. Hem malıyla hem sermayesiyle hem zamanıyla.
Elbette yüksek faiz ticareti boğar. Ama bugün Türkiye’de yaşanan sorun sadece faizden ibaret değildir. Kuralların sürekli değiştiği, yatırımcının yarını göremediği bir düzende faiz zaten yüksek olur. Güvenin olmadığı yerde para pahalıdır.
Bugün Türkiye’de vatandaş da yatırımcı da aynı soruyu soruyor:
“Yarın ne olacak?”
Kimse net cevap veremiyor. Çünkü mesele teknik değil, yapısal. Bu ülkede ekonomi uzun zamandır günü kurtarma refleksiyle yönetiliyor. Yangın çıkıyor, söndürülüyor gibi yapılıyor. Sonra başka yerden daha büyük bir yangın çıkıyor. Fatura ise hep aynı kesime çıkıyor: esnafa, işçiye, memura, emekliye, dar gelirliye.
Büyük sermaye bir şekilde yolunu buluyor. Ama mahalle bakkalı bulamıyor. Küçük sanayici bulamıyor. Çiftçi bulamıyor. Ay sonunu getirmeye çalışan milyonlar bulamıyor.
Bir ekonomi, sadece enflasyon düşsün diye reel sektörü boğamaz. Bir ekonomi, sadece kur sakin kalsın diye esnafı krediye muhtaç bırakıp sonra o krediyi erişilemez hale getiremez. Bir ekonomi, sadece tablolar düzgün görünsün diye toplumun alım gücünü ve psikolojisini feda edemez.
Devletin görevi piyasayı boğmak değil, piyasaya güven vermektir.
İktidarın görevi halkı sabra çağırmak değil, halkın yükünü hafifletmektir.
Ekonomi yönetiminin görevi ise sorunu makyajlamak değil, gerçeği kabul edip çözüm üretmektir.
Çıkış Var mı? Var. Ama Önce Gerçekle Yüzleşmek Şart
Bu ülke bu girdaptan çıkar mı? Çıkar. Ama bunun yolu “her şey kontrol altında” masalından değil, gerçekle yüzleşmekten geçer.
Önce güven tesis edilecek.
KOBİ’ye, esnafa, üreticiye nefes aldıracak finansman kanalları açılacak.
Üretim yapan, istihdam oluşturan, ihracat yapan kesimler, esnaflık papağan esnaflar küçük büyük orta ölçekli hepsi cezalandırılmayacak; desteklenecek.
Parası olan faizi artmış rahat rahat faiz gelir gelir onunla gününü gün ederken esnaf bu faiz politikaları altında eziliyor.
Bugün ülkemizdeki sorunlardan biri sadece yüksek faiz değildir. Sorun; bu faiz düzeninin altında ezilen esnafın, önünü göremeyen tüccarın, yatırım yapmaktan korkan sanayicinin ve her gün biraz daha umudunu kaybeden vatandaşın yalnız bırakılmasıdır.
Kâğıt üstünde program olabilir.
Sunumlarda başarı hikâyesi yazılabilir.
Ama sokakta iflas varsa, çarşıda sessizlik varsa, evlerde geçim kavgası varsa orada ekonomiden değil, yönetilemeyen bir krizden söz edilir.
Ve artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:
Bu ülkenin ekonomi ne zaman düzelecek
Çünkü unutulmasın:
Bir ülke faizle bir süre yaşar.
Borçla da bir süre idare eder.
Ama güvenini, üretim gücünü ve halkının umudunu kaybetmeye başladığında, işte o zaman gerçek kriz başlar.
Mehmet Hakan Karaaslan
Mali müşavir / yazar
İLÇELER
1 gün önceİLÇELER
1 gün önceİLÇELER
1 gün önceSİYASET
1 gün önceADIYAMAN
1 gün önceEĞİTİM
1 gün önceADIYAMAN
1 gün önce
1
Adıyaman Turizmle Ayağa Kalkabilir!
6842 kez okundu
2
FAİZ KISKACINDA BİR EKONOMİ: YÜZDE 60 İLE TİCARET MÜMKÜN MÜ?
5980 kez okundu
3
Gücün Tutkusu ve İnsan Ruhunun Yanılgısı
3697 kez okundu
4
45 Yıllık Bir Müsibetin Sonu: Umuda Açılan Kapı
2881 kez okundu
5
Sözlerin Gücü: Edebiyatın Derin Dünyasında Uzun Bir Yolculuk
2419 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.